Whatever It Takes

Blog yazdığım zamanlarda -ki bu zamanlar maalesef epey eskiye dayanıyor- izlediğim filmler hakkında üç beş bir şey yazmaktan keyif alırdım. Zamanla hem yazmaya zaman bulamaz oldum, hem de filmlere sanıyorum ki daha az anlam yüklemeye başladım. Bu sefer olaylar epey farklı ama. Avengers Endgame bana yıllar sonra bir şeyler yazma, fikirlerimi uzun uzun anlatma isteği doyuracak kadar önemli bir filmdi benim için. Aslında filmden önce böyle bir yazı yazma düşüncesi de yoktu içimde ama filmden sonra direkt olarak bu filmle ilgili yapabileceğim kadar bilgi alışverişi yapmak, içimdekileri dışarıya aktarmak istedim. Arkadaşlarımı aradım, spoiler’lı incelemeler okudum, video incelemelere göz attım, canlı yayınlara göz attım vs. vs. Bu filmle ilgili neden bu kadar duygu yoğunluğu yaşadığımı burada anlatmıştım. Okumayan varsa öncelikle onu okuyabilir. Şu an film hakkında bir şeyler konuşmak için buradayız…

Film, Infinity War’daki snap öncesi Clint Barton’ın ailesiyle keyifle vakit geçirmesiyle başlıyor. Her şey son derece iyi görünüyorken bir anda Barton’ın ailesi ortadan yok oluyor ve anlıyoruz ki snap tam da bu zamanda olmuş. Bu başlangıçla; snap sırasında dünyanın geri kalanında neler olduğunu, bu olaylardan hiçbir şekilde haberi olmayan kişilerin gözünden izlemiş oluyoruz. Tamamen anlamsız, dramatik bir yok oluş. Başka bir şey değil. Devamında Tony Stark ile Nebula’yı uzay boşluğunda anlamsızca süzülürken görüyoruz ve beklendiği şekilde bu ikili Captain Marvel tarafından kurtarılıyor. Ardından da Avengers üssüne gidiyoruz ve Avengers üyelerinin Thanos’u bulabilmek, taşları kullanarak geçmişi nasıl değiştirebileceklerine dair konuşmalarını izliyoruz ve yıllardır beklediğimiz film tam olarak bu şekilde başlamış oluyor. Bundan sonrasında kolaya kaçacağım ve filmde beğendiğim ve beğenmediğim noktaları artılar ve eksiler olarak sıralayacağım. En son da sonuca bağlarım herhalde. Bilmiyorum yıllardır yazmadığım düşünülürse biraz doğaçlama yapmak iyi fikir gibi geldi.

Artılar:
Iron Man, Iron Man, Iron Man. Aynı zamanda da tabii Tony Stark. Bu film ona veda edeceğimizi zaten biliyorduk. Öleceğini de ama yine de acaba bu savaş sonunda ölmez de inzivaya çekilmeyi tercih eder mi ve bu şekilde mi veda ederiz şeklinde bir umut da yok değildi içimizde. Bu filmde her açıdan duygusal, her açıdan son derece epik bir sonla ve olabilecek en iyi şekilde ettik belki de. Iron Man’in tam olarak hak ettiği sondu bu ve kusursuzdu. 2008’de “I am Iron Man” cümlesiyle girdiği evrenden 11 yıl sonra yine aynı cümle ile, geride bize yaşattığı onlarca unutulmaz anla beraber ayrıldı. Öldü ve tam olarak bu şekilde ölmesi gerekiyordu zaten. Kendini çok büyük bir amaç uğruna feda ederek, kendisinden çok daha güçlü birini alt ederek. Infinity War’da Thanos’un öldüreyazdığı şekilde ölse hepimiz daha çok üzülür ve bu ölümü Tony Stark’a yakıştıramazdık muhtemelen ama bu ölümde en ufak bir kusur bile göremiyorum. Bu arada değinmeden edemeyeceğim, bu filmdeki kostümü de çizgi romanlardan fırlamış gibiydi ve mükemmeldi.

Captain America. Cap normalde favori karakterlerimden birisi değil ama bu filmde zirve noktasında bir Cap gördük. İzlediğim Cap beni her açıdan tatmin etti. Hatta öyle ki Mjölnir’i bile tatmin etmiş olacak ki artık Cap’i Mjölnir’e layık biri olarak gördük. Bu olay pek hoşuma gitmese de her açıdan orgazmik bir olaydı. Fazlasıyla epikti. Salondaki seyircinin delicesine alkışladığı sahnelerden biriydi. Yalnız ben Cap’in Mjölnir’le beraber yıldırımlara da hükmedebiliyor hale gelmesini pek anlayamadım açıkçası. Sanıyorum ilk filmde Odin bu çekice layık olan bu çekicin getirdiği güçlere de sahip olsun gibi bir şey diyordu. Onla ilgili olduğunu düşünüyorum yoksa adama bir anda tanrı update’i gelmiş gibi oluyor ki saçma bir durum. Yine de dediğim gibi Cap’i Mjölnir ile savaşırken izlemek her açıdan süper epik bir olaydı .

Ant-Man. Bu filmde gerçekten olmazsa olmazlardan biriydi, sevdiğim de bir karakter zaten ve izlemekten epey keyif aldım.

Ronin a.k.a. Hawkeye a.k.a. Clint Barton. Pek çoğunun Avengers ekibinin en gereksiz üyesi olarak gördüğü Hawkeye’a (bu filmde kendisi Ronin’di her ne kadar ismi hiç söylenmemiş olsa da) son derece iyi bir hikaye derinliği katılmış. Filmin güzel noktalarından biriydi.

Black Widow vs. Hawkeye. Ruh taşını almaya Black Widow ve Hawkeye’ın gittiği an içime cidden öküz oturdu çünkü olacakları biliyordum. Buraları da cidden son derece iyi yazmışlar ve sonuç olarak Nat’i kaybettik. İnanılmaz duygusaldı bu bölüm.

Captain Marvel’ın bu filmi domine etmesinden, olayların tamamen onun üzerinden yürümesinden çok korkuyordum. Neyse ki böyle bir durum hiç yoktu. Hatta öyle bir yoktu ki bir ara final savaşındaki uzay gemisinden açılmış olan yaylım ateşinin hedefi yukarı hareket etmeye başladığında “ulan yukarıdan kim geliyor ki” diye düşündüm. Öylesine aklımdan çıkmış Capt. Marvel ve öylesine az göründü. Bu olay beni epey korkutuyordu ki hiç korktuğum gibi olmaması çok sevindirdi beni.

Iron Man, Captain America, Thor vs. Thanos. Yine mükemmel savaşlardan birini izledik burada. Sonucunda da Cap bu savaştan Mjölnir’i taşımaya layık biri olarak çıktı.

Avengers Assemble. Yukarıdaki üçlü Thanos’a yetmeyince, üstelik Thanos’un ordusu da bu savaşa dahil olmuşken 5. günün şafağında çıkagelen Gandalf etkisi yaratan kahramanlarımız. Sırasıyla açılan portallardan önce Black Panther, Shuri ve Okoye’nin, devamında Falcon’un gelişi (bu arada buradaki Sam’in söylediği “on your left” cümlesi de ilk filmlere göndermeydi. Hatırlarsanız Cap ve Sam daha henüz tanışmamışken bu ikili yaptığı koşu antrenmanlarında Cap, Sam’in yanından her koşarak geçişinde “on your left” diyip Sam’i deli ediyordu. Yine güzel bir detay). Açılan portal sayısının bir anda onlarca oluşu ve Dr. Strange, Drax, Mantis, Star Lord, Spider-Man’in gelişi ve cidden yine bütün salonun alkış tufanına tutuluşu. Cidden bunlar büyülü anlardı. Ardından da Black Panther ve Wakanda ordusunnun “Yibambe” yükselişi. Ardından Winter Soldier, Groot, Walkyrie, Scarlet Witch, Wong, Wasp, Ant-Man, Hulk, War Machine, Rocket Raccoon derken tüm ekibin Rescue olarak gelen Pepper Potts ile +1 olarak tamamlanışı. Çok çok çok özel anlardı bunlar ve bu filmde tam olarak bunu bekliyorduk. Tam bu noktada Cap’in ağzından dökülen “Avengers Assemble” cümlesi de yine çizgi roman severlerin yükselmesine sebep olan göndermelerden biriydi.

Iron Man ile Rescue Potts’un sırt sırta dövüştüğü kısım. 2 saniye kadar göründü filmde ama yine çok güzel anlardan biriydi.

Scarlet Witch vs. Thanos. Scarlet Witch’in çizgi romanlarda inanılmaz güçlü oluşu fakat MCU’da bunun yeterince yansıtılmayışı bazı çizgi romanları epey üzüyordu. Bu kısım eminim pek çok kişiyi belli bir noktada tatmin etmiştir. Scarlet Witch’in gücünü bize biraz olsun göstermiş oldular burada da.

Iron Spider. Bu kostümü cidden çok seviyorum ve bu filmde tekrar görmek hoşuma gitti. Özellikle de ultimate killing mode muydu tam hatırlamıyorum, onun olduğu kısım son derece güzeldi.

Hail Hydra. Filmin net en güzel anlarından biriydi. Herkes Winter Soldier’daki asansör dövüşünün tekrar yaşanacağını düşünürken çizgi roman severleri en çok memnun eden göndermelerden biri geldi ve olay çözüldü.

Howard Stark ve Tony Stark buluşması. Yine oldukça duygusaldı. Tony Stark’ın içinde kalan duyguları, babasıyla olan vedalaşmasını birer birer gördüğümüz kısım. Yine filmin iyi bölümlerinden biriydi. Yine bu bölümde Peggy Carter ve Cap için de benzer şeyler söylenebilir.

Cap’in kalkanının kırılışı Age of Ultron’da Tony Stark’ın kabusunda gördüğü gibiydi. Çok açık ama güzel bir detaydı.

Morgan Stark’ın cheeseburger sahnesi. Burda da çok güzel bir gönderme vardı ve bu göndermeyi yakalayanları eminim epey duygulandırmıştır. Morgan Stark filmin sonunda cheeseburger yemek istiyor. 2008 yapımı Iron Man Ortadoğu’da tutsak kaldığı ayların sonunda Amerika’ya ilk döndüğünde her şeyden önce cheeseburger yemek istiyorum diyordu.

Eksiler:
Thanos kesinlikle kimliğini kaybetmiş. İlk filmdeki güçlü, ne istediğini bilen, özgüven sahibi Thanos değildi bu filmdeki izlediğimiz Thanos. Etkileyici değildi. Gerçi şimdi yazarken fark ettim de biz bu sefer 4 yıl önceki Thanos’u izledik. Belki de geçen yıllar karakterini değiştirmiştir. Bilemedim ama ilk filmdeki Thanos bu filmde yoktu maalesef.

Filmde THOR YOK. Resmen Thor’u elimizden almışlar. Bazıları Lebowski Thor’u çok sevmiş olsa da bence bir önceki filmde zirve noktasını görmüş olan ve 6 taş sahibi Thanos’u neredeyse alt etmiş, her geçen filmde üzerine koya koya ilerlemiş Thor’u bu filmde daha öfkeli ve dolayısıyla daha motive göreceğimizi düşünürken bir de baktık ki kendini salmış, Thor ile uzaktan yakından alakası olmayan ciddiyetsiz bir sarhoş olarak izledik. Bu olay filmde 15-20 dk sürse güzel olabilirdi ama film boyunca böyle bir ayak bağı Thor izlemek beni oldukça üzdü.

Filmde HULK YOK. Filmde BRUCE BANNER YOK. Filmde maalesef Hulk da yok Bruce Banner da. İkisinin birleşimi olan Professor Hulk var bu filmde. Ben Hulk’ı ya da Banner’ı bu filmde son bir kez görmek isterdim. Professor Hulk herhangi bir aksiyona girmiyor, daha çok Banner’a yakın bir karakterde. Hatta öyle ki sinirlenemiyor bile. Taşları almak için New York’a gittiklerinde direkt görüyoruz hatta bu olayı. Zorlama bir şekilde bağırıyor, arabaya vuruyor falan ama hiçbir şekilde sinirlenemiyor ve aksiyona giremiyor. Dolayısıyla Infinity War’da da görememişken son bir kez Hulk izlemek isterdim.

Filmin ilk yarısı. Ben filmin ilk yarısı bitince ya izliyoruz da pek iyi değil mi sanki ya diye düşündüm. Filmin ilk yarısı zaman yolculuğunu veya herhangi bir yol macerasını anlatan basit film tadındaydı. Tam olarak “beraber yolculuğa çıkan kafadar çiftimizi, bu yolculuklarında hiç beklemedikleri şeyler bekliyordur ve olaylar gelişir” tadındaydı bile diyebilirim. Kahramanlarımız geçmişe gidip taşları almaya çalıştıkları yerlerde hep bir çakallıkla hep bir cinlikle bu taşları alıyorlar ve etliye sütlüye hiç karışmıyorlar. Geçmişe bulaşmak tehlikelidir, zaman çizgisini bozma riski vardır diye düşünebilirdim normalde ama filmde bunun böyle olmayacağını anlatıyorlar. Aslında olay bu sahnelerde hiçbir şekilde aksiyon olmayışı, olayları gizlilikle çözmeye çalışmaları değil ama bunu yaparken olaylar gerçekten “sürekli beklenmedik şeylerin gelişmesi” üzerine. Bu da o kısımları maalesef cheesy’leştirmiş. Yine de bu kısımlarda mükemmel anlar da vardı tabii. Onlara da artılarda değindim.

Russo biraderler sürekli olarak film kimsenin beklemediği şekilde ilerleyecek, hiçbir teori doğru değil, şok olacaksınız diye bizi gazladılar durdular fakat ilerleyiş tam beklediğimiz gibiydi. Birkaç beklenmedik nokta elbette ki vardı ama ana işleyiş beklediğimiz gibiydi.

Cap’in kalkanının devir teslim töreni. Sam’i çok severim, Bucky’yi hiç sevmem. Öncelikle bunu söyleyeyim. Ama bana göre kalkanı alması gereken Bucky idi. Bunun tek sebebinin de kendisinin de bir süper asker olması elbette. Çizgi romanlarda da Sam’i Captain America olarak gördüğümüz için yine de çok sıkıntı etmiyorum burayı.

Sonuç olarak, 1 yıllık beklentimizin sonunda bizi sinema filmi olarak mükemmel bir film kesinlikle karşılamıyor evet ama hem duyusallığıyla olsun hem dramatikliğiyle olsun hem de MCU tarihinin en epik sahnelerine sahip oluşuyla olsun bize çok ama özel anlar yaşamamıza sebep olacak, bize her türlü duygu yoğunluğunu yaşatmayı başarabilecek çok özel bir film karşılıyor. Infinity War’un kesinlikle 1-2 tık altında ama sonuç olarak bakıldığında, filmde yaşadığımız duygu yoğunluğu düşünüldüğünde Endgame, Endgame’dir. Bana göre eksilerde yazdığım gibi fazla büyük kusurları var bu filmin, kesinlikle Infinity War gibi kusursuz değil evet ama bu film kesinlikle MCU’dan da bağımsız olarak tüm filmler arasında çok ama çok özel bir yere konmayı hak ediyor.

Bize yaşattırdıkları onlarca unutulmaz an için de MCU’da en ufak bir emeği dahi olan herkese sonsuz teşekkürler.

RIP Stan Lee.

Excelsior!

Devamını oku...

We Are In The Endgame Now

11 yıl, 22 film, milyar dolarlık bir sinema evreni…

Genç bir neslin çocukluğu, orta yaşlı bir neslin gençliği. İlmek ilmek işlenmiş devasa bir maceranın sonu… Cidden dile kolay, 11 yılda 22 film gösterime girdi ve bu 22 filmde farklı farklı karakterlere ait solo filmleri, farklı farklı eventleri izledik. Pek çoğumuz çizgi romanlara bu filmler sayesinde merak saldı; pek çoğumuz da her zaman kağıt üstünde gördüğü, hayalinde canlandırdığı süper kahramanların beyaz perdede canlandırıldığına tanık oldu. Gözümüzün önünde bu sinema evreni büyüdü ve öyle bir hale geldi ki ilk başta her karakterin solo filmleriyle başlayan evren, bir yerden sonra bu karakterlerin yollarının kesişmesiyle ufak ufak birleşti ve tek bir filmde 5-6 karakteri bir arada görmeye başladık. Civil War ile geldiğimiz noktada bu olay 10’lara, Infinity War ile ise 10’larcasına ulaştı. Bakın aşağıda tam 33 tane karakter var.

Iron Man, Thor, Captain America, Hulk, Black Widow, Hawkeye, Captain Marvel, Thanos, Nick Fury, Ant-Man, The Wasp, War Machine, The Falcon, Doctor Strange, Black Panther, Spider-Man, Loki, Scarlet Witch, Vision, Bucky Barnes, Heimdall, The Valkyrie, Wong, Star Lord, Drax, Groot, Nebula, Mantis, Gamora, Rocket Raccoon, Pepper Potts, Happy Hogan, Maria Hill

Bu 33 karakterin bir çoğu bu 22 filmde bize ana karakter olarak eşlik etmiş, her biri tek başına bir filmi alıp götürebilecek ve isimlerinin pazar değeri milyon dolarla ölçülebilecek kalibredeki karakterler. Üstelik bu karakterler öyle isimsiz oyuncular tarafından değil, son derece üst düzey oyuncular tarafından canlandırılmış, başarıyla sinemaya aktarılmış karakterler. Marvel sinema evreni bununla da yetinmemiş, bu karakterlere eşlik edecek yan karakterlere ait oyuncu seçimini de öyle üst düzey yapmış ki bizim bu evrene bağlanmamızı, zaten halihazırda fazlasıyla bağlı olduğumuz, sevdiğimiz oyuncularla daha da kolaylaştırmış ve perçinlemiş. Üşenmeyip bu oyunculardan bazılarını da derledim ve aşağıya bırakıyorum. Bu listede de 45 oyuncu var ki bir araya geldiklerinde sayısız Oscar ödülü, sayısız Emmy ödülü de yan yana diziliyor. Bu arada unuttuklarım da vardır elbette, aklıma gelirse ya da hatırlatma yapılacak olursa onları da eklerim listeye.

Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Chris Evans, Mark Ruffalo, Scarlett Johansson, Jeremy Renner, Brie Larson, Josh Brolin, Samuel L. Jackson, Paul Rudd, Evangeline Lilly, Benedict Cumberbatch, Tom Holland, Tom Hiddleston, Elizabeth Olsen, Idris Elba, Chris Pratt, Vin Diesel, Edward Norton, Liv Tyler, Tim Roth, Zoe Saldana, Bradley Cooper, Gwyneth Paltrow, Jon Favreau, Cobie Smulders, Peter Dinklage, Benicio Del Toro, Hugo Weaving, Tommy Lee Jones, Anthony Hopkins, Natalie Portman, Guy Pearce, Michael Douglas, Michelle Pfeiffer, Michael Keaton, Marisa Tomei, Cate Blanchett, Rachel McAdams, Mads Mikkelsen, Tilda Swinton, Martin Freeman, Lupita Nyong’o, Annette Bening, Jude Law

İşte 2018 yılı geldiğinde Marvel evreni Infinity War ile beraber bu tüm karakterleri alıyor ve tek bir filme koyuyor. Filmin adına Avengers Infinity War diyor ve tüm bu karakterlerin karşısına da hikaye derinliği muazzam olan, çizgi roman evreninin en güçlü villain’larından biri olan Thanos’u koyuyor ve filmin sonunda çoğu kişi için beklenmedik şey oluyor ve Thanos karşısına hepimizin delicesine sevdiği onlarca karakteri aldığı bu savaştan galip çıkarak hem galaksideki canlıların yarısını yok ediyor; hem de 11 yılımızı verdiğimiz bu karakterlerin pek çoğunun yok olmasına sebep oluyor. Film de tam bu noktada bitiyor ve herkesi “ee şimdi ne olacak” boşluğuyla beraber tam o noktada 1 yıl boyunca beklemeye bırakıyor. İşte bu filmden 1 yıl sonra gösterime giren Endgame ile bu hikayenin devamını görmeye hazırlanıyoruz ve sonuç olarak milyonlarca kişinin şu an her yerde Endgame de Endgame diye yırtınmasının sebebi -Disney tarafından yapılan kusursuz pazarlama faaliyetlerinin de etkisiyle- en kısa haliyle bu oluyor. Bana hiç öyle mantıksız gelmedi, sizce?

Devamını oku...

Batefimbi Gomis

Şu aralar gereksiz bir insanın yaptığı bir ırkçılık sonucunda fazlasıyla gündemde Gomis. İlla ki kulağına gitmiştir. Umarım kafasına takmadan geçiştirmiştir meseleyi kendince. Neyse, benim burada söylemek istediğim meselenin bununla ilgisi yok. Türkiye’de uzun zamandır ilk defa kendi takımımdan olmayan bir futbolcuya bu kadar kanım kaynadı sanırım. Bu adamın futbolunu henüz hiç izleme fırsatım olmadı. İnsanlığı hakkında da hiçbir fikrim yok. Umarım tahminimde yanılmıyorumdur fakat bu adam bana tertemiz bir adammış gibi geliyor. Gülüşünde masumiyet var adamın resmen. Bazılarının kişiliği, içinin güzelliği yüzüne yansır ya hani, bu adamda öyle bir şeyler seziyorum. Eğer düşündüğüm gibiyse rakip takımda olup olmaması fark etmez. Başarılı olsun isterim, başarılı olacaksa da böyle insanlar olsun. Umarım bu yazıya ek yapıp “ulan sen ne karaktersiz biriymişsin” demem gerekmez 😀

Devamını oku...

Başarısızlık Kabul Edilebilir…

…ama denememek asla. Sözün sahibi Michael Jordan. Mükemmel bir söz. Hayatıma bazı zamanlarda da yön vermiştir bu söz. Bu yüzden blogu ilk açtığımda da sağda Quote bölümüne hiç tereddüt etmeden bu sözü yapıştırdım. Bana göre bir şeyde başarısız olmak gerçekten kabul edilebilir bir şeydir fakat onu denememek asla kabul edilmeyecek bir şeydir. Neden yazıyorum bunları şimdi? Yaptığım inanılmaz saçma bir şey yüzünden.

Geçtiğimiz günlerde şehir dışında doktora sınavım vardı. Kalktım işte erkenden, günübirlik gideceğim, hava cehennem gibi. Çektim altıma şort, üstüme tişört. Gideceğim yere gittim sınav saatini bekliyorum. Yanımdaki arkadaş “bu kılık kıyafet ne lan” dedi. “Ne var ki alt tarafı yazılı sınav mülakat olsa neyse…” dedim ki o an kafamda saniyelik şimşekler çaktı. Yazılı sınav falan yoktu, düpedüz mülakattı. O an anlık düşünceler kafamdan geçti. Hemen bir yer bulayım kıyafet alayım dedim. Okulun çevresinde bu ihtiyaca yönelik hiçbir yer yoktu. Taksiye binip merkezi bir yere gideyim, zaman yoktu. Hemen enstitü sekreterliğini aradım. Dedim işte kıyafete çok dikkat ediliyor mu falan. Bence gelmeyin öyle ama siz bilirsiniz dedi. Aha sıçtık. Dedim tamam gitmeyeceğim ben bu sınava. Yanımdaki arkadaşa “işte gezmiş oluruz seni görmüş olurum falan sıkıntı yok” dedim. Daha sonra işte aklıma yine başlıktaki söz geldi. Kendi kendime “deneyeceğim” dedim, ne olacak sanki? Millet takım elbiseyle falan olur ben yanlarında şort tişörtle rezil olurum en fazla dedim. Bir daha nerede göreceğim ki onları sonuçta?

Uzatmayayım. Kalktım gittim, girdim mülakata. Karşımda 4 tane hoca. Prof mudur Doçent midir bilmiyorum. Öncelikle sözü ben istedim, durumumu anlattım. Açıklaman için teşekkür ederiz dediler. Başladılar gayet normal mülakata. Gayet de iyi geçti. Çıkarken “ulan kıyafet sıkıntısı olmasaydı kabul alırdım herhalde” dedim kendi kendime. Dün sonuçlar açıklandı. Mülakata girenler arasında en yüksek puanı ben almışım.

Şu an aldığım keyif tahmin edilemez. Başta girmeyi bile düşünmediğim sınavda en yüksek puanı almak… Başarısız olma ihtimalini göze almayıp denemek ve başarmak. Destansı bir başarı olmayabilir ama düşününce gerçekten iyi hissettiriyor. Bu kadar satır arasında demem o ki, başarısızlığı asla kabul etmeyin. Deneyin. Başarısız olacağınızı bilseniz de deneyin. Kendinize güvenin. Yazıyı bitirirken bir destek de Samuel Beckett’tan alayım. Bir kere deneyin, yenilin. Bir kere daha deneyin, bir kere daha yenilin, daha iyi yenilin.

Devamını oku...

Christian Bale

Christian Bale en sevdiğim aktörlerdendir. Rol aldığı filmlerin hemen hemen hepsini de bir şekilde izlemişimdir bu yüzden. Christian Bale ile ilgili internet ortamında en çok dönen görsel de rol alacağı filmler için geçirdiği değişimleri anlatan şu görseldir sanırım:

Şimdi son halini gördüm de ilk başta epey üzüldüm. Ne olmuş da bu hale gelmiş diye. Gerçekten tanıyamadım ilk başta. Sonradan biraz araştırınca öğrendim ki yapım aşamasında olan ve Dick Chaney’i anlatacak filmdeki rolü için kilo almış tekrar Bale. Yine de böyle görmek üzdü. Arkadaş, şu adama bir zayıf bir kilolu rolleri verip durmasanıza…

Devamını oku...

The Fate of the Furious

Fast & Furious serisi sevdiğim bir seriydi, özellikle de 5. filmi çok sevmiştim, epey iyiydi. Hatta filmi sinemada izledikten sonra Bluray versiyonu çıkınca 1 ya da 2 kere de öyle izlemiştim. 6. filmde yarış falan kalmamış, 7. filmde yarıştan öte mantık kalmamış, arabalar vs. yetmeyip olayın içine tanklar ve uçaklar da girince öeeh demiştim. Ben öyle filmlerde çok mantık arayan, her hata bulduğunda “ooo hata var” diyip filmi gömen tiplerden değilim. Filmi zevk için izleyen, ufak tefek mantık hatalarını görmezden gelen biriyim ama Fast & Furious serisi bana bile yeter be kardeşim dedirtiyordu 6 ve 7 ile. Bu yüzden 8’e sinemada gitmemiştim ki iyi ki gitmemişim. Baya kötü film. Filmde şu an yanlış hatırlamıyorsam 2 tane iyi sekans var. Bunlardan ilki hapishanedeki kavga kısmı, diğeri ise Jason Statham’ın bebekli kısmı. Shoot ‘Em Up’ta Clive Owen’ın sevişerek silahlı çatışmaya girdiği kısmı saymazsak film tarihine altın harflerle kazınacak absürt bir silahlı çatışma sahnesiydi 😀

Bunun yanında ise nükleer bombanın son saniyede durdurulması, ailesine sırtını dönmek zorunda kalan bir lider, filmdeki karakterlere kök söktüren güçlü kadın karakter (Charlize Theron çok iyi olmuş) derken film tonla saçma klişe içeriyor. Bunun dışındaki saçma sapan olayları anlatmaya gerek bile duymuyorum. Bu saçmalıklara filmde Fast & Furious’a yakışacak şekilde yarış ve modifiye kültürüne dair bir şeyler olsaydı katlanabilirdim fakat film sıradan bir aksiyon filmi. Fast & Furious serisinin misyonu bu değil. Yarış ve modifiye kültürüne yönelik 1-2 bir sahne yedirseydiniz bari filme ama o da yok işte. Bu haliyle maalesef ki çöp, geçiniz efendim.

Devamını oku...

Hey Amigo! Come to Beşiktaş

Futbolu ve yaz dönemi transfer hareketliliğini takip eden olduysa eğer farkındadır, artık futbolda transfer açıklamanın yeni bir trendi var. Transferi resmi sosyal medya hesaplarından sürprizlerle açıklamak.  Yanılmıyorsam bunu ilk başlatan -veya ilk yaygınlaşmasına sebep olan- AS Roma oldu. 30 Haziran’da Lorenzo Pellegrini transfer haberini sosyal medya hesapları üzerinden yayınladıkları şık bir sürpriz video ile açıkladılar. (Video için tık.)

Alışılmışın dışında yapılan bu transfer açıklaması da haliyle viral olarak epey yayıldı ki normalde Pellegrini transferini duymayacak biri olarak bana da ulaşmış oldu bu haber. Daha sonra yine Sevilla bu şekilde yakın zamanda yine Jesus Navas transferini açıkladı. (Tık.) Arada yine şu an aklıma gelmeyen bu şekilde birkaç transfer açıklaması daha oldu yanılmıyorsam. Oldukça başarılı olarak hazırlanmış bu içerikler, yayıldıkça yayıldı ve bu durum takımların marka değerlerine elbette ki yansıdı.

Gelelim yazıyı yazma sebebine. Beşiktaş geçtiğimiz zamanlarda yaptığı Pepe transferini üstteki örnekler kadar yaratıcı olmasa da ilk olarak Instagram’da paylaştığı bir Instastory ile duyurdu. Elbette bir sürprizdi fakat yaratıcılıktan uzak olması sebebiyle pek değer görmedi. Dün ise Alvaro Negredo transferini mükemmel bir şekilde duyurdular. Pepe’nin takıma gelişinde epey etkisi olan “come to beşiktaş” fenomeni kullanılıyor videoda ve Quaresma Pepe’yi arıyor, Pepe ise Negredo’yu ve oyuncular birbirlerini Beşiktaş’a çağırıyor. Kurgu son derece iyi fakat video saçma derecesinde bir amatörlük içeriyor ki videoyu belki de mükemmelleştiren bu oluyor. Hani internette ara ara troll videolar olur da izledikçe izlersiniz saçma bir haz duyarsınız ya öyle bir video. Sonuç olarak çok beğenildi video ve Twitter’da trend oldu ve milyonlarca kişiye bu transfer haberi ulaşmış oldu. Aşağıda birkaç örnek sunayım.

Sporf sayfası Twitter’da 1 milyonun üzerinde takipçiye sahip ve bu videoyu paylaşıyor, altta da tabi mükemmel yorumlar dönüyor.

Yine Telegraph Football’da videoyu yayınladı.

Bugün Twitter Moments isimli resmi hesap bile bu videoyu yayınladı ve “Eğer bugün telefonunuz çalarsa, sizi arayan #ComeToBesiktas diyecek bir uluslararası bir futbol yıldızı olabilir.” şeklinde not düştü.

Resmi sayfadaki Tweet bile an itibariyle 45 binin üzerinde Retweet, 63 binin üzerinde ise like aldı.

Burada sayamadığım onlarca spor hesabı ve #ComeToBesiktas hashtagi altında ise çeşitli geyikler dönüyor transfer hakkında. Bütün bunlarla tahmini olarak Beşiktaş’ın kaç kişiye ulaştığını belirtmeme gerek bile yok sanırım. Sonuç olarak artık yeni bir fenomenimiz var, “hey amigo, come to beşiktaş”.

Sosyal medyanın marka değerine etkisi üzerine mükemmel bir güncel örnek. Beşiktaş’ın sosyal medya ekibini futbol transfer dünyasındaki bir trende bu kadar çabuk adapte olabildikleri ve takım için bir katma değer yaratabildikleri için tebrik etmek gerek.

Devamını oku...

Real Time Marketing

Pazarlamayı severim, pazarlamada ise kesin olarak şunu seviyorum diyebileceğim bir şey varsa o da real time marketing’dir. Türkçe adıyla, gerçek zamanlı pazarlama. Bir nevi güncel trendleri takip edip ona göre hızlıca reaksiyon göstermek. Muazzam bir şey bana göre. Zeka ister, öngörü ister. Günceli takip ettirmeyi gerektirir. Herkes başaramaz nitekim. Başaran ise sosyal medyada mükemmel kazançlar sağlar.

1-2 gün önce öylesine sosyal medyada dolaşırken yukarıdaki görseli gördüm. Game of Thrones 7. sezon 3. bölümü izleyenler hemen anlamıştır zaten espriyi. Gayet zekice hazırlanmış, oldukça başarılı -yazıların dijital ortamda yazılmış olmasına göz yumalım hadi- bir görsel bana göre. Sosyal medya pazarlamasına olan ilgimden dolayı umarım bunu Starbucks herhangi bir sosyal medya hesabından paylaşmıştır da ordan yayılmıştır diye düşündüm. Hemen Starbucks’ın çoğu sosyal medya hesabına hızlıca göz gezdirdim fakat maalesef görünen o ki -eğer gözden kaçırmadıysam- bu görsel herhangi biri tarafından yapılmış ve internet ortamına hediye edilmiş. Maalesef diyorum, çünkü dediğim gibi, internet ortamında saçma sapan içerikler görmek yerine, bu şekilde zekice kurgulanmış içerikler görmek istiyorum. Bu seferlik hayal kırıklığı oldu ama milyonların okuyacağı bu yazıda (!) tüm pazarlamacılara sesleniyorum, real time marketing’i sevin, kullanın!

Devamını oku...

Blog mu?

Blog yazmayı her zaman sevmişimdir. Blog yazmaktan ziyade, yazdığım yazıları yıllar sonra incelemek hoşuma gitmiştir. O anki duygularımı hissetmek vs. Bir nevi günlük işte. Örneğin bu blogu açmadan kısa süre önce taa 10 yıl önce yazdığım yazıları ara ara girip okuduğumu fark ettim. Neyse, blog yazma ve blogun işlevlerinden bahsetmeye, Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok yazının giriş bölümünde. Direkt olarak nerden çıktı bu blog fikri oraya geleyim. Evet, nereden çıktı bu blog fikri? Hem de blog yazmak, uzun uzun yazılar yazmak bu devirde iyice gözden düşmüşken?

Açıkçası burayı blog değil de büyük bir Twitter olarak kullanmayı, ara ara Twitter’a sığdıramadığım duygularımı buraya yazmayı düşünüyorum. Muhtemelen kimseye de bak ben blog açtım vs. demeyeceğim. Sadece uygun bir an geldiğinde içeriğin linkini paylaşacağım ki bu platform da muhtemelen sadece Twitter olacak. Kısacası blogu öyle büyüteyim, binlerce okurum olsun gibi bir derdim olmayacak. Dediğim gibi, 2 maksat var. Birincisi Twitter’a sığdıramadığım düşüncelerimi paylaşmak, ikincisi ise yıllar sonra “bak bak böyle düşünmüşüm demek zamanında” diyebileceğim yeni bir arşiv oluşturmak.

Belki haftada bir yazarım, belki hiç öyle düşündüğüm gibi yazmam da blog kalır öyle. Zaman gösterir. Siyaset dışında aklıma gelen her konuda yazacağım. Dizi, film, oyun, teknoloji, pazarlama, futbol, basketbol, müzik… Allah ne verdiyse artık, o an aklıma ne geldiyse.

Şimdilik giriş yazısını şöyle bırakayım, blogger adetidir giriş yazıları. Olmazsa eksik olur. Maksat destursuz giriş yapmayalım. Hadi bakalım, vira bismillah.

Devamını oku...